Facebook Etkinlikleriniz Kitap Oluyor!

Facebook’daki etkinliklerinizi, paylaşımlarınızı, içeriklerinizi ve fazlasını gerçek bir kitap haline getirmek ister miydiniz?

Facebook’da olmayan bir arkadaşınıza veya akrabanıza hayatınızın bir bölümünde neler olup bittiğini göstermenin en iyi yolu Facebook’u gerçek bir kitap gibi kullanmak.

İşte kendi Facebook kitabınızı yapmanızı sağlayacak harika hizmetler.

Blurb Facebook Book

Blurb, son senelerde Flickr ve Facebook’u temel alarak ürettiği kaliteli kitaplarla ve kartivizitlerle ününü artırdı. Blurb, yöneticisi olduğunuz Facebook sayfalarındaki fotoğrafları, profilinizi ve etiketlendiğiniz fotoğrafları seçmenize izin veriyor. Site, size 20 fotoğrafla işe başlamanızı öneriyor. Ardından daha fazla fotoğraf ekleyebiliyor ve kitap boyutunu değiştirebiliyor, isterseniz yorumları kaldırabiliyorsunuz.

Dilerseniz, kitabın bir iPad sürümünü de oluşturabiliyorsunuz. Blurb, Facebook fotoğraflarının sıkıştırılmış olduğundan orijinalleri kadar kaliteli olmayacağı konusunda sizi uyarıyor.

Kaynak : Shaber
Teknoloji kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Mustafa Kemal’in Büyük Sırrı (!)

Fatih Bayhan hazırlıklarını sürdürdüğü “Mustafa’dan Kemal’e Atatürk’ün Büyük Sırrı” adlı kitapta Atatürk’ün Selanik’te doğmadığını, anne ve babasının Malatya’da yaşayan bir aile olduğunu ve tüm bunların devletin “Bekası” için sır olarak tutulduğunu belirtiyor.
Mustafa Kemal Atatürk ‘ün hayatını ezbere biliriz. Anaokulundaki çocuğa sorsanız, “1881 yılında Selanik’te doğdu, annesi Zübeyde Hanım, babası Ali Rıza Bey” diye saymaya başlar. Bu bizim resmi ezberimizdir. Aksi de şu ana kadar ispat edilemedi. Bunca yıl sonra birileri çıkar da, ” Atatürk hakkında bütün bildiklerinizi unutun” derse, ne yaparsınız? Kimse inanmaz değil mi? Ya da şaşırırsınız. Peki, Atatürk gerçekten farklı bir hayat öyküsüne sahipse? Memleketi, hatta annesi ve babası bile farklı biriyse? Bu gerçekleri bildiği halde ‘devletin bekası’ adına bizzat kendisi göz yumduysa?
Mustafa Kemal’in büyük sırrı 
Bu günlerde hummalı bir kitap çalışması var. Kitabın adı,”Mustafa’dan Kemal’e, Atatürk ‘ün Büyük Sırrı”. Yazarı genç bir isim. Fatih Bayhan. Yıllardır bu işle uğraşıyor; belge, bilgi topluyor. Uğraşı alanı ‘kozmik’ olunca isminin yazılmasını istemiyor. Çalışmalarını gizlilik üzerine yürütüyor. Atatürk ‘ün gizli kalmış hayat öyküsünü kaleme alıyor. Ama ne öykü? Hollywood senaristleri duysa filme çeker. O derece ilginç ve şaşırtıcı. Masasının üzerini dolduran belgeler bize bambaşka bir Atatürk anlatıyor. Ezberi bozduğu gibi hayretler içinde bırakıyor. Eğer, bu kitapta yer alacak belgeler doğru ise en başta bütün ders kitapları değişir. Atatürk ‘ün hayatı yeniden yazılır.
O yazarla buluştum. Bana inanmakta güçlük çektiğim şeyler anlattı, kimi Osmanlıca belgeler gösterdi. Elinde tapu, nüfus kayıtları, mahkeme tutanakları ve ses kayıtları olduğunu söyledi. Ve anlatmaya başladı:
“Mustafa Kemal, Malatya Akçadağ’da doğdu. Ailesi Çakıroğulları diye biliniyor. Babası Mamo lakaplı Mehmet Reşat Bey. Türkmen kökenli, Teşkilat-ı Mahsusa üyesi. Annesi Ayşe Hanım. Akçadağ’da çiftlikleri var. Halası Zübeyde Hanım, çeteler tarafından kaçırılıp, bir süre alıkonuyor. Aile, laf-söz olmasın diye O’nu çiftliklerinde çalışan Ali Rıza Efendi ile evlendirip, Selanik’e gönderiyor. Atatürk 5 yaşındayken babası, çeteler tarafından şehit ediliyor. Ayşe Hanım, oğlunu alıp Selanik’e gidiyor.O da vefat edince Ali Rıza Bey ve Zübeyde Hanım, küçük Mustafa’yı nüfusuna geçiriyor.” Hepsi bu kadar değil. Devamı da var. ” Atatürk , 1931 yılında Malatya ‘ya gidince aileyi belediye hoparlöründen anons ettirmiş. Daha sonra da maaş bağlatmış. Atatürk ‘ün abisi Ömer de cephede şehit olunca maaş çocuklarına geçmiş. Halen de ödenmeye devam ediyormuş…”
Anlatılanlara inanasım gelmedi. Ne de olsa ilk kez duyduğumuz şeylerdi bunlar. “Niye şimdi?” diye sordum. Madem böyle bir durum var, bunca yıldır neden kimse konuşmadı? Atatürk , bile bile niye sustu? Ya Akçadağ’daki yakınları? Böyle bir ismin hayatı yüz yıldır yanlış biliniyor olabilir mi? Dedim ya her soruya bir cevabı mutlaka var. Anlattığına göre, devletin derinlikleri ve Atatürk ‘ün yakın çevresi durumdan haberdarmış. Cumhuriyetin, devletin “bekası” adına adeta “omerta kuralı” işlemiş. Bilenler susmuş. Ebediyete kadar saklanmak istenen bu “sır” 1993 yılındaki bir tapu davasıyla ifşa olmuş. Çakıroğlu ailesi kadastro sorunu yaşayınca konu mahkemelik olmuş. Tapu, nüfus kayıtları, banka hesapları derken olay dallanıp-budaklanmış.
Ortaya Atatürk bağlantısı çıkmış. Tabii, bunu duyan Ankara derhal devreye girmiş. Bir rivayete göre, dönemin Genelkurmay Başkanı merhum Necip Torumtay apar-topar Malatya ‘ya gidiyor. Belgeler toplanıp, Ankara ‘nın kozmik odalarına getiriliyor.Bu arada dosya kapatılıyor;dava düşüyor. O mahkemenin tutanakları ve tanıkların ses kayıtlarının elinde olduğunu söyledi yazar. İşte böyle. İnanılması zor şeyler bunlar. Bize anlatılanlar “kurgu” ise, bu belgeler ne? Okuduklarınız, duyduğum ve gördüklerimden ibaret. Buradan yargıya varamayız. Kitap, yakında raflardaki yerini alacak. Bakalım, tarihçiler ne diyecek? Genelkurmay kayıtları,belgeler ne söyleyecek? Akçadağ’daki “akraba”lar ne anlatacak? Merakla bekleyeceğiz.
Tarih : 19.08.2012
Kaynak : Radikal
GUNDEM kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Eşleri Birbirinden Ayıran Sebepler!

İşte Eşleri ve Nişanlıları Birbirinden Ayıran Sebepler 
Evli ya da nişanlılı, herkes kavga eder Ancak, bu kavganın ne kadar şiddetli olduğu ve ne kadar sık olduğu, evliliğinizin nereye gideceğini göstermez. Her evli çift kavga eder, fakat her kavga aynı olmaz. Kavganın niteliğini belirleyen şey, kavganın sonunda eşlerin nasıl duygular içinde olduklarıdır
Aile terapistleri uzun süreli ve sık sık yapılan kavgaların ilişkideki bozulmaların ilk sinyallerini verdiğini belirtiyor: “Eğer çiftler biraz atıştıktan sonra eskisi gibi ilişkilerine devam edebiliyorlarsa, sorun yok demektir. Lakin eşler bu kavganın sonunda öfkeli, asi ve kırgın oluyorlar, dolayısıyla birbirlerinden uzaklaşıyorlarsa, evliliklerini gözden geçirmelerinin zamanı gelmiş demektir Bir terapist veya psikologa danışmaları da faydalı olabilir”
İŞTE ZAMAN ZAMAN AYRILIKLARA SEBEB OLABİLEN NEDENLER

* Sakal tıraşı olduktan sonra lavabonun kirli kalması

* Tuvaletin kirli bırakılması
* Tuvalet kâğıdının değiştirilmemesi
* TV’de sürekli zıplama
* Işıkları açık bırakma
* Ortalıkta kirli fincan bırakma
* Islak havluları yerde veya yatağın üzerinde bırakma
* Sifonu çekmemek
* Gereksiz şeyleri biriktirmek
* Hazırlanmak için çok uzun süre bekletmek
* Dırdır etmek
* Dizi izlemek
KAVGA BAŞTALAN İLK CÜMLELER
Kimdi o kadın?
Telefonun niye kapalıydı?
Ne bakıyorsun?
Sen beni eskisi kadar sevmiyorsun
Karıcığım bu elbiseyi kaç paraya aldın? Çok aradın mı?
Kadının içine düşecektin az kalsın
Karıcığım hiç kızma, ama üzerindekiler hiç yakışmamış
Kocacığım annem bize kalmaya gelecek, çok sevindin değil mi?
Yüzüne ne yaptın, o ne makyaj öyle? Kendini aynada gördün mü?
Yinemi maç izliyorsun, bıktım senin maçlarından
Maçla mı evlendin, benimle mi?
PEKİ NE YAPMALI ?
Yardım almanız da öfkenizi kontrol etmenizi kolaylaştırmadığı takdirde ne yapacaksınız? Ekonomik sıkıntıların arttığı şu zamanda giderek artan kavgalarınızı durduracak bir çözüm yok mu? İşte çiftlere aile terapistlerinden öneriler
HUZURLU BİR EVLİLİK İÇİN TAVSİYELER
Erken yatın: Genelde, kavga eden eşlerin uyumadan önce barışıp anlaşmaları gerektiği düşünülür Uzmanlar ise bu inanışın aksini destekliyor Yazar ve 23 yıllık evlilik uzmanı olan Lisa Earle McLeod bu konuda şunları diyor: “Araştırmalarımıza göre, eğer kavga sırasında öfkeliyseniz, uyumanız en iyi çözümdür Bu sayede düşüncelerinizden uzaklaşır, biraz rahatlar ve bir gün önceki kavgayı daha iyi değerlendirebilirsiniz”
Tartışmaya ara verin: Uzman klinik danışmanı, Timothy Warneka, 30 saniyelik bir aranın bile eşlerin kavgayı durdurup düşüncelerini toparlamalarını böylece her şeyi yeniden değerlendirmelerini sağladığını söylüyor ve ekliyor: “Dur, odadan dışarı çık ve biraz sakinleş Tartışmaya sonra devam et”
Suçunu sahiplen: Uzman bir evlilik ve aile terapisti olan Melody Brooke şiddetli kavgaları durduran iki şeyin olduğunu söylüyor: Suçunu kabullenmek ve kendini eşinin yerine koymak Suçlama Oyunu’nun yazarı olan Brooke, bunun eşler için zor olduğunu fakat oldukça başarılı bir yöntem olduğunu vurguluyor “Kavganın en şiddetli olduğu anda kendini savunmayı kesmek, beklenmedik bir şeydir fakat çok etkilidir”
Sus ve dokun: Brooke, “ Bazen tartışmakla bir yere varmak imkânsızdır Böyle zamanlarda eşlerin yapmaları gereken tek şey birbirlerine sarılmaktır Dokunuşla iletişim kurmak çok önemlidir” diyor
“Ama” demeyi yasakla: Eşler, diğer eşi olduğu gibi kabul ederek işleri yoluna koymuşken bir “ama” diyerek başladıkları konuşmalarıyla yine her şeyi berbat ederler Bir örnek: “Niçin oturma odasındaki bulaşıklarını mutfağa götürmediğini anlayabiliyorum, ‘ama’ niçin benim senin hizmetçin olduğumu düşünüyorsun?”
Neyin önemli olduğunu hatırlayın: “Fark ettik ki evliliğimizde sadece iki kişi değiliz Aslında biz 3 kişiyiz: Ben, eşim ve evliliğimiz Bu yüzden üçümüzü de hesaba katarak hareket etmeliyiz”, diyor Jacqueline Freeman
“Şayet evdeki dağınıklığın sebebi hakkında tartıştığımız zaman, ben daha fazla para kazanabilmek için bir proje üzerinde çalıştığımı, eşim ise evde bozulmuş ya da kırılmış bir şeyi tamir ettiğini öne sürer, böylece kendimizi haklı çıkaracak şekilde savunmamızı yapardık ve bu şekilde epey tartışırdık Fakat yıllar geçtikçe tartışmalarımız 15 dakikaya indi Çünkü ikimizden biri mutlaka kendimize sormamız gereken asıl soruyu hatırlıyor: Evliliğimiz için en iyisi ne?”
Bununla birlikte, terapistler hiçbir evliliğin mükemmel olmadığını da belirtiyor
AİLE ÇOCUK kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum bırakın

Tokyo Camii’ni Atatürk yaptırmadı

Tarihçi Mustafa Armağandan çok tartışılacak bir yazı daha… Buyurun okuyun ;

Ortalık efsaneden geçilmiyor. Yok Mimar Sinan, Mihrimah’a âşık olmuş da, vuslata eremeyince ona iki cami yapmış da, yok aşkını tül perde haline getirdiği cami duvarıyla göstermiş de…

Dedikodusu hakkında bile bilgimizin bulunmadığı şu sahte aşk hakkında romanlar bile yazıldı ya, helal olsun.
Şimdi de kalkmışlar, Atatürk’e Tokyo Camii’ni yaptırıyorlar! Güya Atatürk Paris Camii’ne yılda 10 bin Frank para gönderiyor, öte Tokyo Camii’ni de yaptırıyormuş. Bir şairden çok efsane imalatçısı olarak çalışan Sunay Akın da iyice coşmuş, “Gezegenin en doğusunda sabah ezanının okunduğu ilk camiyi Mustafa Kemal yaptırdı” diye döktürüyor ekranda.

Güya 1894′te İstanbul’a gelen (oysa 2 yıl önce gelmişti) ve 4 yıl kalan (oysa 1914′e kadar aralıklarla 20 yıl kalmıştı) Yamada adlı Japon “1930′lu yıllarda” Ankara’ya gelip Atatürk’ten Tokyo’da bir cami yaptırmasını istemiş.

Atatürk de “Ama beyefendi, bu çok güzel bir teklif. Camiyi ben yaptırıyorum.” demiş.

Sonra Atatürk Yamada’ya dönmüş ve “Hocam, beni tanımadınız mı? Ben Harp Akademileri’ndeyken (oysa sadece Akademi vardı o zaman) sizden Japonca öğrenmiştim!” demiş. Sonra gelsin alkışlar…

Max Horkheimer ve Theodor Adorno’nun Aydınlanma hurafelere savaş açarken en büyük hurafe imalatçısı haline geldi dedikleri bu olsa gerek! Anlayacağınız, Cumhuriyet’i tek bir kişinin eksenine oturtmak için yapmayacakları ‘çılgın’lık yok bunların. Efsaneleri dinleyin ama tarihe kulak verin derim. Asıl onun ne dediği önemli.
Abdülhamid ve Yamada
Topkapı Sarayı Müzesi’ni gezip silahlar bölümüne uğramazsanız olmaz. Osmanlı kılıçları, okları, yayları derken garip bir zırh takımıyla yüz yüze gelirsiniz. Bir Japon miğferi ve zırhıyla süslü kılıcına bakarken altındaki şu yazıyı okursunuz: Yamada Torajiro’nun Sultan II. Abdülhamid’e hediye ettiği zırh takımı ve kılıç. Oracıkta aklınıza şu sorunun çengeli asılıverir: Japonlar Osmanlı sultanına neden bu değerli hediyeyi göndermek ihtiyacını duydular ki?
1880 yılında İmparator Mikado’nun bir akrabası gelir İstanbul’a. II. Abdülhamid bu Asyalı misafirine büyük ilgi gösterir. 7 yıl sonra bu defa Prens Akihito’nun eşiyle beraber yolu düşer İstanbul’a. İmparatorun nişanı ve hediyeleriyle huzura çıkan misafirin ziyaretinden memnun kalan Abdülhamid, 1889′da Ertuğrul gemisiyle mukabele etmek ister. Ne var ki, ertesi yıl feci bir kazada batan gemi, Osmanlı-Japon dostluğunun temelini atar aynı zamanda. Şunu da söyleyelim ki, bu gemi sadece Japonya’ya hediye götürmüyor, aynı zamanda yolu üzerindeki Asyalı Müslümanlara moral kaynağı oluyordu. Nitekim yanaştıkları limanlarda Müslümanların gemiyi Halife’nin bayrağı asılı diye akın akın ziyaret etmeleri görülmeye değer bir manzara teşkil ediyordu.
Japonlar Osmanlı’nın bu jestine nasıl karşılık vereceklerini şaşırmış gibidirler. 1891′de Noda adlı gazeteci topladığı parayı Said Paşa’ya teslim eder. Sinekten yağ çıkaran Sultan onu bırakmaz, Harp Okulu’ndaki öğrencilere Japonca öğretmesini rica eder. 4 Nisan 1892′de bu defa sıra Yamada’dadır. Topkapı Sarayı’ndaki aile yadigârı zırh, miğfer ve kılıcı Sultan’a takdim eder. Japon halkının topladığı paralarını teslim ettikten sonra askeri okul öğrencilerine Japonca öğretme nöbetini devralır.
Bundan sonra Yamada’nın daha çok işadamı ve adı konulmamış bir konsolos kimliğiyle çalıştığını görürüz. Nakamura adlı arkadaşıyla İstanbul’da bir mağaza açar. Sultan tarafından nişanlarla ödüllendirilir. Türkiye hakkında Japon basınında yazılar kaleme alır. Sarayı ziyaret etmek isteyen hemşehrilerine aracılık eder. Hatta bugün “Trabzon hurması” diye bilinen meyve fidanlarını Abdülhamid’in isteği üzerine ülkemize getiren de odur (asıl adı ‘Japon hurması’ydı). Japonların ünlü çay merasimlerinden birini Sultan’ın ve İstanbul’un ekâbiri huzurunda icra ettiğini, Sultan’a Japon kuşları getirdiğini vs. bile biliyoruz.
Yamada 1. Dünya Savaşı patlak verince ülkesine döner ve Ertuğrul Şehitleri Anıtı’nın açılması için gayret gösterir. (Rüştü Erdelhun’u yeniden gündeme getiren sevgili Fatih Uğur’a not: Erdelhun da Yamada’nın dostları arasındadır.) 1930′da (“1930′larda” değil!) Atatürk’ün Cumhuriyet Bayramı’na daveti üzerine yeniden İstanbul’a gelir Yamada ve onunla görüşür.
“Şingetsu” adlı hatıratında bu görüşme sırasında Atatürk’ün kendisine “yıllar önce Harbiye’de Japonca öğrenen genç Harbiyelilerden biri” olduğunu söylediğini aktarır” (Selçuk Esenbel, “Hilal ve Güneş”, İstanbul Araş. Enst. Yay., 2010, s. 57).

Bu ifadeden Atatürk’ün “Hocam, beni tanımadınız mı? Ben Harp Akademileri’ndeyken sizden Japonca öğrenmiştim!” demediğini, sadece Harbiye’deyken Japonca öğrenenlerden biri olduğunu söylediğini anlıyoruz. “Japonca öğrenen” biri olmak başka şey, “Bana siz Japonca öğrettiniz hocam” demek başka şey.

Kaldı ki, resmi belgelerden Atatürk’ün Harp Okulu’nda “Alman veya Rus lisanı” dersleri aldığını bildiğimiz halde Japonca öğrendiğine dair bir kayıt yoktur. Biyografiler veya dostlarının tanıklıklarından da böyle bir bilgiye ulaşamayız.

Asıl Tokyo Camii’ni Atatürk’ün yaptırdığı iddiasına ne zaman sıra geleceğini merak ediyorsanız işte tam oradayız:

1938′de hizmete açılan Tokyo Camii’nin Atatürk tarafından yaptırıldığını bir yana bırakın, en ufak bir maddi katkıda bulunulduğunu gösteren belgeye dahi sahip değiliz. Buyurun, Başbakanlık Arşivi, İş Bankası’ndaki hesabın girdi-çıktıları ortada. Belgeyi bulun, biz de susalım. Ancak dedikodularla tarih gemisi yürümez.

Tokyo Camii’ni Türkiye yaptıramazdı, zira o sırada laiklik sarası tutmuş bir ülke olduğumuz için açılış törenine dahi Tokyo Büyükelçimiz Hüsrev Gerede katılmaktan kaçınmıştı (camiyi biz yaptırmış olsaydık neden katılmasın?). Yemen ve Suudi Arabistan’dan temsilcilerin (Hafid Vehib), hatta Müslüman olmayan Japonların bile törene katıldığını biliyoruz da, Tatar kökenli Abdürreşid İbrahim dışında bizimle irtibatı olan kimsenin katıldığına dair bilgi bulamıyoruz.

Caminin, Başkırtların başını çektiği Müslümanlar tarafından yaptırıldığını, Japon halkının da yardım ettiğini biliyoruz. Tokyo Camii 2. Dünya Savaşı’nda tahrip olmuş, arsası 1986′da Türkiye’ye devredilmiş ve mevcut camiyi Diyanet İşleri Başkanlığı yaptırmıştır (2000).

Yamada’nın hatıralarını yakında yayınlayacağını öğrendiğim Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Selçuk Esenbel’in, onun cami yaptırmak için Ankara’ya gelip Atatürk’le konuştuğundan tek kelimeyle olsun söz etmemesi yeterli kanıt değilse Diyanet Ansiklopedisi’nin “Japonya” maddesine ve Ahmet Uzunoğlu’nun “Tokyo Camii” kitabına bakabilirler.

O da yetmezse Tokyo Camii’nin resmi sitesine buyursunlar: http://www.tokyocamii.org/publicViews/article/sayfacesit:10/language:2

Bu milleti yıllar yılı hurafecilikle suçlayan malum kesimlerin 21. yüzyılda ‘Aydınlanmış hurafelere’ dört elle sarıldığını gördükçe hallerine acımamak elinden gelmiyor insanın.

Yazının Kaynağı ; http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1317921&title=tokyo-camiini-ataturk-yaptirmadi

Tarih : 15.07.2012
Kaynak : Zaman
GUNDEM kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

“Atatürk Bana Milletvekilliği Teklif Etti”

Jandarma Hasan Ergen anlatıyor:
Afyon hapsinde Üstad’a şöyle sordum:
“Hocam çok afedersiniz, sizi niçin hapsediyorlar? ”
Üstad aynen şöyle dedi:
“Zaferden sonra Mustafa Kemal Paşa bana milletvekilliği, şark vilayetleri umum vaizliği, bir köşk ve bir çiftlik vermek istedi. Ben kabul etmedim. Ben Allah için Ruslara karşı silahla, İngilizlere karşı kitapla savaştım. Ben çiftlik almak için değil Allah için savaştım.” dedim. Daha sonra Mustafa kemal bana;
“Ben bazı yenilikler yapacağım,size ihtiyacım var. Içki içmek, açık gezmek gibi konuları hafifleteceğim” dedi.
Ben de kendisine:
“Kur’ana dokunma…İslamiyete ilişme…Fen ve sanata dair yenilikler yap” dedim.
Bunun üzerine M.Kemal hiddetlendi,bana:
“Hayatının sonuna kadar sürgün yaşayacaksın”dedi. kaynak : risale
GUNDEM kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Cisco Aironet 3600 Serisi

İnternet Ağ teknolojilerinde önemli isimlerden Cisco yeni Cisco Aironet 3600 Serisi ile dünyanın artan mobil bağlantı ihtiyacını karşılayacak hızlı bir kablosuz ağ geliştirdi. Yeni Cisco Aironet 3600 Serisi Erişim Noktası herhangi bir kablosuz cihazın performansını %30′a kadar artırarak kablosuz bağlantı deneyimini yeni bir noktaya taşıyor.

Cisco Visual Networking Index raporuna göre 2015 yılı itibari ile tüm dünyada 7,1 milyar mobil cihaz olacağı tahmin ediliyor. Cisco Aironet 3600 Serisi AP bu artan talep karşısında yüksek performanslı kablosuz ağ altyapısı ihtiyacını karşılayacak. Konu ile ilgili açıklama yapan Cisco Türkiye Genel Müdürü Ümit Cinali Türkiye’de de yüksek performanslı kablosuz bağlantı alt yapısına olan ihtiyacın günden güne artacağını belirtti ve ” Türkiye’de internet kullanımı çok büyük bir hızla artıyor. Akıllı telefonlar ve tablet bilgisayarların da hayatımıza girmesi ile artık kullanıcılar herhangi bir yerden herhangi bir cihazla internete bağlanmak istiyor. Mobil cihazlar insanların birlikte çalışma, iletişim kurma ve hatta eğlenme şekillerini değiştirdi. Bu yüksek beklentiyi karşılamak ve kesintisiz kablosuz bağlantı deneyimi sunmak için de yüksek performanslı bir altyapı gerekiyor. Cisco Aironet 3600 Serisi’ni bunun için geliştirdik. ” dedi.

4 antenli (4×4: 3) üç eşzamanlı yola sahip 802.11n erişim noktası olan Cisco Aironet 3600 Serisi AP kullanıcıların erişim noktasından daha uzakta, daha düşük kablosuz sinyaline sahip olan cihazlarda bile %30 daha iyi performans almalarını sağlamak için geliştirilmiş.

Teknoloji kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Android Market

Teknolojideki son gelişmeler, Android dendiğinde akla gelen ilk şey, tabii ki uygulamalar… ve bu uygulamaları nereden indireceğiz sorusunun ilk cevabı da Android Market… ya da “Android Market-ti” demek daha doğru olabilir çünkü artık Android Market diye bir şey yok!

Hemen paniğe kapılmayın, bu durum Android kullanıcılarının artık bir uygulama mağazası olmayacağı anlamına gelmiyor. Google, sadece Android Market ismini artık kullanmayacak ve Android’in mağazası, bundan böyle Google Play Store olarak karşımıza çıkacak.

Şimdilik telefonlarında Android Market uygulamasını kullananların büyük çoğunluğu değişiklikten etkilenmedi ama Google, ilgili güncellemeyi yavaş yavaş dağıtmaya başladı bile. Android Market’in web sayfasına girdiğinizde ise, şimdiden sizi yeni isim ve logonun karşıladığına şahit olabilirsiniz.

Yeni mağazada, alıştığınız gibi, film, müzik, uygulama, Oyun ve e-kitap bulmak mümkün. Ancak ülkemizde halen ücretli uygulamalara erişilemiyor…

Teknoloji kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Windowsa Internet Explorer a Yeni, Enerji Dolu Reklam!

Windows Microsoft, 5 Ocak’ta yayına girecek yeni bir televizyon reklamı ile Internet Explorer web tarayıcısını tanıtmaya hazırlanıyor.

Resmi Internet Explorer blog’unda reklam ve reklam hakkında bilgiler Microsoft tarafından paylaşıldı. İngiliz şarkıcı Alex Clare’ın “Too Close” (“Çok Yakın”) adlı parçasının kulanıldığı reklamda bazı HTML5 tabanlı web siteleri gösteriliyor. Microsoft tarafından Ocak ayında hizmete açılan Cut the Rope adlı Oyunun ücretsiz sürümü de reklamda göze çarpıyor.

Microsoft, Too Close adındaki şarkının enerjik yapısı ve canlandıran vokalleriyle Internet Explorer’ı iyi bir şekilde tanımladığını düşünüyor.

Microsoft’un Internet Explorer için hazırladığı yeni reklamı videomuzda izleyebilirsiniz.

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Osman Gazi

Osmanlı padişahları, Osmanlı Devleti’nin kurucusu olan Osman Gazi 1258′de Söğüt’te doğdu. Babası Ertuğrul Gazi, annesi Hayme Hatun’dur. Osman Gazi uzun boylu, yuvarlak yüzlü, esmer tenli, ela gözlü ve kalın kaşlıydı. Omuzları arası oldukça geniş, vücudunun belden yukarı kısmı aşağı kısmına oranla daha uzundu. Başına kırmızı çuhadan yapılmış Çağatay tarzında Horasan tacı giyerdi. İç ve dış elbiseleri geniş yenliydi.

Osman Gazi değerli bir devlet adamıydı. Dürüst, tedbirli, cesur, cömert ve adaletliydi. Fakirlere yedirip, giydirmeyi çok severdi. Üzerindeki elbiseye kim biraz dikkatlice baksa, hemen çıkartıp ona hediye ederdi. Her ikindi vakti kendi evinde kim varsa onlara ziyafet verirdi.

Osman Gazi, 1281 yılında Söğüt’te Kayı Boyu’nun yönetimine geçtiğinde henüz 23 yaşındaydı. Ata binmekte, kılıç kullanmakta ve savaşmakta çok ustaydı. Aşiretin ileri gelenlerinden Ömer Bey’in kızı Mal Hatun ile evlendi ve bu evlilikten ilerde Osmanlı Devleti’nin başına geçecek olan oğlu Orhan Gazi doğdu.

Osman Gazi, Ahi Şeyhlerinden Edebali’nin görüşlerine değer verir ve ona saygı duyardı. Sık sık Şeyh Edebali’nin Eskişehir Sultanönü’ndeki Dergahına gider ve misafir kalırdı.

Osman Gazi bir gece Şeyh Edebali’nin dergahında misafirken, bir rüya gördü. Sabah olunca hemen Şeyh Edebali’ye koşup, ona şöyle dedi:
“Şeyhim, rüyama girdiniz. Göğsünüzden bir ay çıktı. Yükseldi, yükseldi, sonra benim koynuma girdi. Göbeğimden bir ağaç büyümeye başladı. Büyüdü, yeşillendi. Dal, budak saldı. Dallarının gölgesi bütün dünyayı tuttu. Rüyam ne manaya gelir

Şeyh, bir süre sustuktan sonra ona şöyle dedi:
“Müjdeler olsun ey Osman! Hak Teala, sana ve senin evladına saltanat verdi. Bütün dünya, evladının himayesinde olacak, kızımda sana eş olacak.”

Bu olaydan sonra Şeyh, kızı Bala Hatun’u Osman Bey’e verdi. Bu evlilikten de Alaeddin doğdu.

Anadolu’da kurulup, 600 yıllık bir tarih diliminde ve üç kıtada hüküm süren Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Gazi, 1326′da Bursa’da Nikris hastalığından öldü. Vefat ettiğinde geriye bıraktığı mal varlığı şunlardı: Bir at zırhı, bir çift çizme, birkaç tane sancak, bir kılıç, bir mızrak, bir tirkeş, birkaç at, üç sürü koyun, tuzluk ve kaşıklık.

Erkek çocukları: Pazarlı Bey, Çoban Bey, Hamid Bey, Orhan Bey, Alaeddin Ali Bey, Melik Bey, Savcı Bey
Kız çocukları: Fatma Hatun

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın